20.05.2009



Yaşamınıza kılavuzluk edenler, hayallerinize yol gösterenler ve kargalar

“Herkes, kalbinin kendisini nereye çektiğini titizlikle gözlemlemeli ve sonra da var gücüyle o yöne atılmalıdır.” - özdeyiş

Hayatımızın ilk günlerinden başlayarak öğreniyoruz, öğreniyoruz. Öğrendiklerimizi uygulayarak, deneyip yanılarak sonuçlara varıyoruz. Edindiğimiz ve alışkanlık haline getirdiğimiz bilgi, yaşamımızı oluşturan yol haritamız haline geliyor.

Örneğin, adalete inanan bir büyüğünüz siz çocukken öğüt vermiştir: “Hakkını arayacaksın, hiç pes etmeyeceksin” diye. Siz hakkınızı aramaya başladığınızda, zorluklar olsa da pes etmeden hakkınızı alıncaya kadar direndiğinizde ve olumlu sonuç aldığınızda, zihninizde iki yorum oluşur: Birincisi, verilen öğüt doğrudur, her durumda uygulamakta fayda vardır. İkincisi, öğüt veren kişi haklıdır, ona duyduğunuz saygı artar, diğer öğütlerinin de doğru ve yararlı olması gerekir.
Bu durumun tersi de oluşabilir: Ne kadar çabalasanız da hakkınızı alamadığınızda, hayal kırıklığı hissedersiniz. Öğüt geçerli değildir, öğüdü veren kişi yanılıyordur, ona duyduğunuz güven azalır.
Bir süre, bu öğüdün etkisinde kaldığınızın farkında olursunuz ve öğüdü veren kişiyi hatırlarsınız, ama sonraları bu öğüt zihninizde bir programa dönüşür, kaynağı belirsizleşir. Artık sizin bir parçanız olur: olumlu haliyle de, olumsuz haliyle de. “Hakkını aramalısın, pes etmek yok” ya da “Bu dünya adaletsizdir, hakkını yerler, üstüne soğuk su iç, boşver” diyen bir iç sesine dönüşür...

Aynı öykü, içinde adalet, cesaret, sorumluluk, şefkat ya da başka bir evrensel değer içermeyen, korkularınızı körükleyen öğütler için de geçerlidir. “Sakın ticarete atılma, çok riskli. Maaş güvenlidir, alacağını vereceğini bilirsin, yaşamın düzenli olur” , “Kadınların sözüne güvenilmez, onlarla iş yapılmaz”, “Erkeklere güven olmaz, sakın kendini!” , “Duygularını belli etme, kimse aklından geçeni anlamasın” ve benzeri birçok nasihat, olumlu değer aşılayanlardan çok daha güçlü bir biçimde hayatımızı yönlendirir. Çünkü bunlar uygulamaya, deneyip yanılmaya bile fırsat tanımadan; içinde bulunduğunuz durumu değerlendirmeden karar vermenize neden olur. Arzularınızı boşverip, hayallerinizi bir rafa kaldırıp başka şeyler yaparsınız; yaşamınıza korkuların rehberlik etmesine izin verirsiniz. Oysa bu öğütlerin kaynağı olan korkular sizin korkularınız bile değildir!

Öte yandan, kimbilir ne kadar yaratıcı, ne kadar kazançlı, ne çok yarar üreten fikirlerle doludur hayalleriniz! Öğüt verenin aklına sormak bile gelmez! Yenilikçiler hiç kimsenin akıl edemediği çözümler bulurlar, yaratıcılar insanların gereksindiği ve hemen edinmek isteyecekleri bir alet tasarlarlar, gözü açıklar niş bir pazar oluştururlar, yardımseverler yeni bir yardımlaşma ağı kurarlar, sanatçılar resim yapar, dans eder, müzikle iletişim kurarlar, lider kişilikler siyasete atılırlar... Bu insanlar hayallerini besleyen, büyüten, onların peşinde koşan, hayallerine sahip çıkan, onları koruyan kişilerdir. Güçlü yanlarının farkındadırlar, yeteneklerini etkin kullanırlar. Herkesin öğüdüne kulak asmazlar, yüreklerinin öğüdünü tutkuya çevirirler, cesaretle ve azimle gerçekleştirdikleri hayaller tüm dünyayı iyileştirir.

“Öğüt verirken dostunuzu memnun etmeye değil, ona yardım etmeye çalışın” diyor Solon.

Kimlerden öğüt almıştınız? Bu kişiler hayallerini gerçekleştirmiş miydi? En azından, hayallerinizi hayata geçirmenizin önemini biliyorlar mıydı? Hayallerinize değer veriyorlar mıydı?

Siz, şu anda hangi hayalinizi ciddiye alıyorsunuz? Bunu değerlendirmek ve gerçekleştirmek için kimlerden yardım alabilirsiniz? Bu kişilerin deneyimi, ruhu, tutumu işinize yarar mı? Hayalleriniz ile güçlü yanlarınız uyumlu mu? Bu soruları okurken aklınızdan geçen düşünceler size engel mi oluşturuyor, yoksa harekete mi geçiriyor? İçsel sesiniz ne diyor?

Evinizdeki fazlalıkları atıp, dolapları temizlediğinizde hayal ettiğiniz her şey için yer açtığınız gibi, hayatınızı işgal eden modası geçmiş öğütlerden ve pespaye pişmanlıklardan kurtulmanın zamanı hala gelmedi mi?

Hayallerinizin gerçekleşmesi için kılavuzunuzu doğru seçin: kargaları boşverin!

24.08.2007

Bilgi Bağımlılığı


Geçen akşam çok sevdiğimiz arkadaşlarımız ile İstanbul’dan biraz uzaklaştık, bir köy lokantasında mezeli bir akşam yemeği yedik. Çevremizdeki herşey basitti, oturduğumuz tahta sandalyeler, tahta parçalarının birleştirilmesiyle yapılmış masa, üzerindeki turuncu örtü, sokak köpekleri, kediler, bir tele dizilmiş göz alan ampuller, sözcüklerimiz, öğütlerimiz... Bizi çevreleyen, kucaklayan ve yanında varlığımızın önemsiz kaldığı o koca orman öyle basit, öyle yoğundu ki.

Durup durup “Burası İstanbul değil” dedik, kaçamağımızın tadını daha çok çıkarmak için. İstanbul dışında olmak; işten ve trafikten, kirli havadan ve birçok sesten uzaklaşmak anlamına geliyordu, her kısa sessizlik bunu teyit ettiğinde, rahatlıyorduk. Köy karanlığa alışkındı, gelenlere, gidenlere, kalanlara bakmıyordu bile. Köy kahvesinden geçerken, yerin huzurlu toprak kokusunu doldurduk içimize, çam iğnelerine ve kozalaklara bastığımızda çıkan çıtırtıları attık cebimize.

İki saatlik dinginlik, birkaç günlük huzur depolamamız için yetti. Doğanın ritmlerine, kokularına, akışına yakınlaşmanın yerini hiçbirşey tutmuyor, yürümek, koşmak, koynuna yatmak lazım doğanın. Zihni ve bedeni dinlendirmenin en iyi yolu bu aslında.

Zihni dinlendirmek. Offf! Hiç bilmediğimiz bir şey. Çağımız bilgi çağı ya, bilgi edinmek, bilgi depolamak, bilgiyi yönetmek, bilgi stratejileri kurmak gibi yoğun çalışmalar sürdürüyoruz. Örgütsel düzeyde yapılanları bireysel durumda biraz abartılı biçimde kopyalıyoruz: bütün gün iş ile ilgili işlediğimiz bilginin yanısıra, işyerindeki dedikodular, haberler, diğer kanallardaki haberler, ekranda beş tanesi aynı anda açık duran web siteleri, e-postalar, “çet”leşmeler, yeni DVD’ler, You Tube videoları, sektör yayınları, gazeteler, ilanlar, moda bir roman, tabelalar, billboardlar, daha neler neler! Sabahtan geceyarısına kadar süren bir hezeyan. “İlk bilen siz olun!” sloganının müridi olmak.

Sonra uykudan yorgun kalkmak, işe odaklanamamak, performans düşüklüğü ve verimsizlik, hatalı çalışmak, isteksizlik, düşük motivasyon.

“Gereksiz Bilgi Çağı”, “Zihni Yorma Asrı”, “Bilgiden Bilgiye Atlama Şampiyonası”, “Bilgiyle Şişirip Cahil Bırakma Stratejileri” sayesinde önce hedeflerimiz uzaklaşıyor bizden, sonra arkadaşlarımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuklarımız; sonra da eğlencemiz, yaşam sevincimiz eriyip gidiyor hayatımızdan.

Bilgi bağımlılığı olarak adlandırabileceğimiz bu halden kurtulmanın en doğal yolu olan meditasyon ile zihninizin rahat gezinmesini, dinginliğin havasını içinize çekerek dinlendirmeyi deneyin. İşyerinizde ya da evde yapacağınız düzenli meditasyon yorgunluk ve dikkat sorunlarınızın büyük bölümünü hafifletecektir.
Tabii, önce gereksiz bilgi almayı sona erdirin. Gazeteleri, TV kumandanızı pencereden fırlatın, modeminizi kapatın, gözlerinizi kapatın. Gözlerinizi içinize doğru açın. Zihninizi köye götürün her gün, ona buz gibi sular içirin, uyanık, farkında ve işlek olsun. İsterseniz köy delikanlısının ilk aşkı gibi yoğun olsun, isterseniz yaratıcı, çözüm bulucu, hazırcevap ve bilge olsun. Meditasyon, zihninizin doğasına, yumuşak koynuna kendinizi bırakmaktır. Bilgi çağını geride bırakmanın zamanı geldi, geçiyor bile! Herşeyi bilmek yerine içe dönmek ve keşfetmek zamanı artık.

Hep O Martı


Yaşamımdaki seçimlerime yardım eden, yön gösterenlerden biri, bir martı oldu. Tıpkı fotograftakine benzeyen, gri ve bej rengi benekli, bir çaresiz martı, bana umudu, hem de her koşulda umudu öğretti.

Bu olayı her anlattığımda sevinçten ağlıyorum, şimdi de klavyenin harfleri titreşiyor önümde.

1997 yılıydı, büyük olasılıkla Temmuz, belki de Ağustos ayı.

Reiki öğretmenim o sabah inmişti uçaktan. Yurtdışından gelmişti, bende kalıyordu, bildiklerini öğretmeye gelmişti. Yorgundu, ama sabahın yedisinde köpeğimi birlikte gezdirme isteğimi kırmadı.

Evden çıktık, daha bir kaç dakika yürümüştük ki, bir adamla karşılaştık, elinde iki kanadını ayırırak , sanki uçurtma gibi tuttuğu bir kuş vardı. Yaklaştık. Gözlerime inanamadım. Adam, "Otoparka düşmüş, aldım yola çıktım, ne yapacağımı bilemedim" diyordu. Üzülmüştü. Martı, bir balıkçının misinasına dolanmıştı, gagası sımsıkı kapanmıştı. Açması mümkün olmadığı gibi, misina düğümler oluşturmuş, gagasındaki deliğe bir kanca saplanmıştı, bir başka kanca ise göz pınarına girmişti. Göz iyi durumdaydı.

Sabahın erken saatinde veteriner bulamazdık. Martı çaresizdi, yorgundu, açtı. Soğumaya başlamıştı, biraz. Kendisini bize bıraktı. Bir yandan öğretmenim enerji verirken, koşup getirilen kesici bir pense ile başladım tek tek bütün saplanmış kancaları çıkarmaya. Önce göz pınarındakini aldım, sonra gagasıni kilitleyeni. Bütün misinayı keserek çözdük, çıkarttık. Rahatladı tatlı kuş. Gagasına ufak bir dal tutturduk ki, biraz daha Reiki verebilelim. Beş-on dakika sonra ellerimizin içinde kıpırdanması artınca, onu özgür bırakmaya karar verdik. Önce dalı çıkardık, sonra duvarını kullandığımız bahçeye doğru onu serbest bıraktık. Martı uçtu, hemen kondu ve bize baktı. Bir kaç saniye, şükranla baktı, sonra o kocaman, gri benekli kanatlarını açtı, yükseldi ve ikinci yaşamına uçtu.

Martının topraktan ayrıldığı an ile gözden kayboluşu arasında, koşulsuz umudu öğrendim. Mutluluğun ne olduğunu, ikinci yaşamıma nasıl devam edeceğimi, sevginin en umulmadık yerde bulunabileceğini öğrendim. Kapıcının yüreğinin yumuşaklığını, bir kuşa yardım etmek için kaç kişinin çırpınabileceğini, yardım almaya açık olabileceğimi, insanlara güvenebileceğimi öğrendim.

Sevinçten ağlıyorum.

23.08.2007

Marmaris'in Tarantulaları


Martı'yı okumuştum ya, hemen birkaç ay sonra hayatıma Marmaris'in Martısı girivermişti. Sıcak bir günde, mimarlık kantinindeki arkadaşların uzun sohbetine katılmak üzere Ahmet ile yürürken, Ayşen çıktı karşımıza ve aniden, en az on kişinin kaderini, hedeflerini ve kişiliğini derinden etkileyecek soruyu sordu: "Yazın Martı Otel'de çalışmak ister misiniz?"

İstemez miyiz?!! Tabii ki, tamam, gidiyorduk, hemen. Babamdan telefonda izin istemiştim, sesini hala duyuyorum: "Bu fırsatı kaçırma, güzel değerlendir." Ummadığım bir cevaptı, uçmuştum yine. Onunla yaz geçiremedik bir daha. Tabii o zamanlar hep yaşayacakmış gibi geliyordu bana; yaz, kış, baharlar geçecek o hep yaşayacaktı. Çocukluğumun tüm yazlarını babamın bize tanıttığı güzelim kıyılarda geçirmiştim, Marmaris'in denizinde yüzmüş, gündüz diskolarında dans etmiş, mavisini içmiştim; hatta turizm ile ilgili bir belgem bile vardı. Hele bizi organize eden kişi Ali ile tanışınca, daha da sevindim, lise arkadaşımın ağabeyi çıkmıştı. Nazikti, sakindi, süper tatlı bir kahkahası vardı. Ali bizim "Capitano"muz olmuştu artık, takım tamamdı. Martı yolculuğumuzun takım üyelerinden Memo kuzeniydi, Deniz ise yine bizim liseden, heyecanlı, gülücüklü bir kız. Diğerleri ile Martının kahvaltı servisinde tanışacaktık.

Martı'ya konduğumuzda geceydi ve inanılmaz bir şekilde, resepsiyondakiler hangi akla hizmetse, biz namuslu kızlarla bu yakışıklı adamları aynı odaya koymuşlardı!! Suit odaydı aslında, aramızda bir kapı da vardı, tuvalet onların tarafında kalacaktı. Yorgunluktan nasıl yattığımı bilmiyorum, ama aramızdaki kapıyı kilitlediğimi çok iyi biliyorum. Ahmet bugün bile dalga geçiyor, onlara nasıl güvenmemişim, yok kapının arkasına şifonyeri dayamışım da, sandalyeleri üstüne koymuşum!! Yok, sadece kilitledim, ne yapayım? Yirmi bir yaşındaydım, Jonathan Livingstone Seagull gibi uçmuştum güvenli yuvamdan, yaşamı tümüyle, özgürce deneyimlemek istiyordum, ama... Ama tecavüze hazır değildim işte! Babamın bir bölümü benimle gelmişti galiba. Bir gözü gelmiş olsa, yeterdi zaten!

İşte bu takımın adı "Tarantula Brothers" oldu. Tarantula, tüylü kara bir örümcek. Eh, bu kıllı adamlara da bu yakışırdı zaten. Bu biraderler dostluk, kardeşlik, paylaşım, sevgi, yüzbinlerce espri ile özgürce birbirlerine uçtular, yaşama uçtular, aşka, ayrılıklara, mutluluklara, hüzünlere, bazıları erkenden ölüme uçtular. Önce Hakan ayrıldı aramızdan. On yıl sonra, bir öğledensonra, gazeteden öğrendim onun melek kanatları taktığını, beni hep "Dünyanın en komik kadını" olarak andığını. Tabii, bunu ilan eden yine bendim.

Ah, Ali. Capitanomuzu geçen yaz uğurladık. Bodrum'da, en büyük aşkının göğsüne verdik onu, denize. Martıların çığlıkları gibiydi hepimizin yüreği. Tanıştığımız evde vedalaştık. Yirmidört yıllık arkadaştık onunla, mantılarla, kahkahalarla birlikte. Evinde helva yaptık, oysa bu eskiden yalnızca bir şakadan ibaretti: "Helvasını kavurmak"... Şakası yoktu denizin, korkusu yoktu Ali'nin.

Hayat bu, uçuyor işte. Tarantulalar bile uçuyor. Vakit varken tek tek her birini sevmeli. Kapılarına kilit vurmalı!

Gülcan

MARTI


Martı, benim için önemli bir başlangıçtı. Yirmi yaşındaydım o zaman. Ankara'daydım, üniversite kantinlerinde, tiyatro klubünde, kampüsün muhteşem kütüphanesinde geçirdiğim uzun saatlerim vardı. Kitap kurdu olduğumu bilen İstanbul'dan bir arkadaşım bana doğumgünü armağanı olarak göndermişti Martı'yı. İncecik bir kitaptı. Yanında bir de kaset vardı, Neil Diamond'ın, bu kitabın filmi için bestelemiş olduğu müzikmiş; mutlaka kulaklıklarımla dinlemem gerekiyormuş.
Taktım kulaklıklarını walkmanimin. Açtım kitabı.
Birkaç satır sonra kanatlarım vardı sanki sırtımda. Önce yavaşça, sonra tam da Jonathan gibi uçtum, kitap da uçtu, zaman da. Jonathan Livingstone Seagull ile birlikte defalarca içime doğru, evrene doğru, ışığa doğru uçtum.
Özgürlük, özgüven, azim ve bilgeliğin şiiriydi Martı. İnsanların bir armağan ile hangi kapıları açabildiğini bilmiyordum o zamanlar. Martı, benim içime doğru yaptığım yolculuğumun kapısı oldu. Özgürleşmek, geçmişi anarken tatlı bir esintinin kanatlarımı doldurması gibi. Teşekkür ederim arkadaşım, sen nerelerde uçuyorsan şimdi, kanatların hep yükseltsin seni.